gündemi yorumlamanın yeni tarzı

Türk İngiliz İlişkileri (1919-1926)

Bu yazıda Türk – İngiliz İlişkileri (1919 - 1926) incelenmiştir.

1. Giriş

Türk – İngiliz ilişkilerini üç bölümde inceleyebiliriz. Birinci bölüm Birinci Dünya Savaşı’nın öncesi ve sonrası dönemdir. Bu dönemde Türk İmparatorluğu ve İngiliz İmparatorluğu’nun tarih boyunca ve Birinci Dünya Savaşı döneminde olan ilişkileri incelendi. Türk İmparatorluğu’nun toprak bütünlüğü İngiltere için sömürgesi olan Hindistan yolunun güvenliğini sağladığından iki devlet arası ilişkilerin başlangıcından 19.yy’ın son çeyreğine kadar İngiliz politikasının çıkarınayken; zayıflayan Türk devletinin bölgede etkinliğinin azalmasıyla Türk devletinin aleyhine olarak bir paylaşım savaşına dönüşmüştür. Bu dönemin sonuna doğru özellikle İngiltere’nin Türk İmparatorluğu’nu diğer devletler gibi parçalama politikası, İngiltere’nin Mezopotamya bölgesine yönelişiyle olmuştur.

İkinci bölüm 1919 – 1922 arası dolaylı savaş dönemidir. Bu dönemde Sevr antlaşmasını tanımayan ve bir kurtuluş mücadelesine giren Anadolu hükumetiyle İngiliz ve İstanbul hükümetlerinin ilişkileri incelenmiştir. Dünyadaki küresel politik değişmelerin Türk Kurtuluş Savaşı’na olan etkileri, üzerinde güneş batmayan İngiliz İmparatorluğu’nun da kaderini değiştirici bir rol oynamıştır. Zayıflayan küresel İngiliz egemenliğine bir darbe de Doğu’da Türkler tarafından vurulmuştur. Bu dönemde İngiltere’nin zayıflama süreci devam etmiş, sömürgeciliğin yıkılma süreci başlamıştır.

Türk – İngiliz ilişkilerinde inceleyeceğimiz üçüncü bölüm ise 1922 – 1926 barışın kurulması dönemi olacaktır. Bu dönemde esas itibarıyla bağımsızlığını kazanmış Türk Devleti’nin dünyaya kendi meşruiyetini tanıtması incelenecektir. Üçüncü bölümde, Lozan Barışı ile tam bağımsızlık çizgisinde ilerleyen ve tüm dünyaya varlığını kabul ettiren yeni Türk Cumhuriyetinin dünya devletleri arasında bir eşit olarak yer alması incelenmiş, aynı zamanda Musul sorununun çözümü için görüşmeler ele alınmıştır.

2. Büyük Savaş Öncesi Türk – İngiliz İlişkileri

Türk – İngiliz ilişkileri ilk kez 1575 yılında İngiltere’nin İspanya’ya karşı destek sağlamak için Osmanlı Devleti’nin dostluğunu kazanmak amacıyla başlamıştır. Nitekim İngiltere bu dönemde ilk iş olarak bir imtiyaz (kapitülasyon) koparmış, İngiltere’ye 1798 yılına kadar 11 imtiyaz verilmiştir. İngiltere’nin Türklerle etkin siyasal ilişkileri XVIII. yüzyılda başlar. İngiltere, Osmanlı Devleti’nin Avrupa’yı tehdit ettiği XVII. Yüzyılda bile onunla bir çatışma içine girmemiştir. İngiltere’nin Osmanlı Devleti’yle ilgisi, Türklerin Avrupa’ya girmesiyle değil, Britanya İmparatorluğu’nun Yakın Doğu’da önemli topraklar elde etmesiyle başlamıştır. İngiltere’nin Hindistan’ı ele geçirişi, dolaylı olarak Türk – İngiliz ilişkilerini de başlatmıştır denilebilir.

İngiltere ilk kez 1787 Osmanlı – Rus Savaşı sırasında Başbakan W. Pitt’in 27 Mart 1791’de Rusya’ya verdiği ültimatomla, Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünün korunmasına duyduğu ilgiyi ortaya koydu. Fakat 1798 yılında Napolyon Bonapart’ın, bir Osmanlı toprağı olan Mısır’ı ele geçirmesi ise, Türk – İngiliz ilişkilerinde işbirliğini başlatan dönüm noktası oldu. Mısır İngiltere’den Hindistan’a giden en kısa deniz yollarının üzerinde bir kilit noktasıydı. Mısır’ın dost ve zayıf bir Osmanlı Devleti’nin elinde kalması, İngiltere için hayati önem taşıyordu. Fransa’nın Mısır’a yerleşmesi Rusya bakımından da tehlikeli olabileceği için Rusya da İngiltere ile beraber Osmanlı Devleti’nin yardımına koştu. Bu dönemde Fransa’ya karşı ittifak antlaşmaları imzalanmıştır. Bu döneme Osmanlı Devleti’nin “denge politikasının başladığı dönem diyebiliriz.

Boğazlar konusu da stratejik önem taşıdığından Türk – İngiliz ilişkileri ve Türk – Rus ilişkileri tarihinde önemli bir yer teşkil etmektedir. İngiltere ile ilk olarak 5 Ocak 1809’da, Boğazların kapalılığı ilkesi uyarınca Çanakkale Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma, o zamana kadar Osmanlı Devleti’yle Rusya arasında bir sorun olan Boğazlar konusunda İngiliz – Rus çekişmesinin de başlangıcını teşkil eder.

1821 yılında patlak veren Yunan ayaklanması sırasında, İngiltere önce Dışişleri Bakanı Castlereagh’ın Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünün korunmasını amaçlayan politikası gereği, ayaklanmayı desteklememiş fakat 1822 yılında Canning İngiliz kamuoyunda geniş destek toplayan Yunan ayaklanmasına karşı İngiltere’nin tutumunu değiştirerek Yunan bağımsızlığını desteklemiştir. Osmanlı Devleti’nin Mısır kuvvetlerini kullanarak Yunan ayaklanmasını bastıracağı ve Mora yarımadasının Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın eline geçeceği anlaşılınca, İngiltere, Fransa ve Rusya Osmanlı Devleti’ne karşı birleşmişlerdir. 20 Ekim 1827’de İngiliz – Rus – Fransız donanmaları, Navarin’de Osmanlı – Mısır donanmasına karşı ortak bir harekâta girişerek ağır kayıplar verdirmişlerdir. Sonrasında Mehmet Ali Paşa Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklandığında İngiltere hareketsiz kalmış ve Osmanlı Devleti Rusya’dan yardım istemek zorunda kalmıştır. 8 Temmuz 1833’de Hünkâr İskelesi Antlaşması imzalanmıştır.

Rusya, 1833 yılında Osmanlı Devleti’yle Hünkâr İskelesi Antlaşmasını imzalamakla, İngiltere’nin Yakın Doğu’daki durumuna tehdit yöneltmiş oluyordu. İngiltere 26 Ağustos’ta Osmanlı Devleti’ne verdiği bir notayla bu Antlaşmayı protesto etti. Bu tarihten sonra, Osmanlı İmparatorluğunun toprak bütünlüğünü korumak, İngiliz dış politikasının temel taşlarından biri olmuştur. İngiltere, Padişaha askeri ve sivil örgütünde ve maliyede reform yapması için telkinde bulunmaya başlamıştır. Palmerston Osmanlı’yı destekleyen politikasını Mısır Valisi’nin Osmanlı’ya isyanında da sürdürdü. İngiltere’nin İstanbul’daki Büyükelçisi Lord Ponsonby Mehmet Ali sorununa değişik bir öneride bulundu: Osmanlı Devleti’yle, tekellerin yasaklanmasını öngören bir ticaret sözleşmesi yapılmalıydı. Osmanlı hükümeti de bu fikri benimsedi. Tekeller Mısır’ın en önemli gelir kaynağıydı. Asi Mısır Valisi ağır bir mali zarara uğratılarak dize getirilebilirdi (16 Ağustos 1838 Balta Limanı Ticaret Sözleşmesi). Arkasından, 13 Temmuz1841’de Londra’da bir Boğazlar Sözleşmesi imzalandı. Buna göre, Osmanlı Devleti barış zamanında yabancı savaş gemilerinin Boğazlardan geçemeyeceği ilkesini teyit ediyor, İngiltere ve öteki devletlerde buna saygı göstereceklerini taahhüt ediyorlardı.

Kırım Savaşı’nda Rusya’ya karşı Türk devletini destekleyen İngiltere, Fransa ile birlikte 12 Mart 1854’de bir ittifak antlaşması imzalamıştır. Kırım Savaşı, Rusya’nın yenilgisiyle sonuçlandı. 30 Mart 1856’da imzalanan Paris Antlaşmasıyla, Osmanlı Devleti, Avrupa Devletleri topluluğuna dâhil oluyor; bağımsızlık ve toprak bütünlüğü Avrupa Devletlerinin ortak güvencesi altına konuyordu.

1877-78 Osmanlı Rus Savaşı, Türk-İngiliz ilişkilerinde bir dönüm noktasıdır. Bu savaş, Osmanlı Devleti’nin zayıflığını göstermiştir. Osmanlı Devleti’ne son darbeyi Rusya indirecekken İngiltere, böyle bir durumun, izleye geldiği politikaya ve onun nedenlerine ne kadar zarar vereceğini görerek bir kez daha Osmanlı Devleti’ni kurtardı ve Rusya’nın Osmanlı Devleti’ne tek başına kabul ettirdiği 3 Mart 1878 tarihli Ayastefanos Antlaşmasının yerine Berlin’de bir kongre toplayarak 13 Temmuz 1878’de daha yumuşak şartlarla Berlin Antlaşmasını imzalatmayı başardı.

İngiltere’nin yeni bir Rus saldırısına karşı Kıbrıs adasını, 4 Haziran 1878’de, Osmanlı hükümetinden devralması, hala Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü korumak amacına yönelik görünüyordu ise de, Osmanlı hükümeti bir toprağını daha – yerine getirilmeyecek özel şarta rağmen – elinden çıkarmaktaydı ve bu toprağı İngiltere almaktaydı. İşte 1878’de, İngiltere Osmanlı Devleti’nin parçalanması sürecinde kendi payını toplamaya başlıyordu. Bundan sonra İngiltere’niğn Osmanlı Devleti’ne karşı politikası, bu devletin parçalanma ve yıkılmasını kaçınılmaz sayarak, stratejik değeri olan Osmanlı topraklarını ya kendisi ele geçirmek, ya da bu topraklar üzerinde kendisine bağlı devletlerin kurulmasını destekleyip kışkırtmak olacaktır.

3. Büyük Savaş Dönemi Türk – İngiliz İlişkileri

Osmanlı yöneticileri, Savaşın hemen öncesinde İngiltere ve Fransa ile bir ittifakın yollarını aramıştır. Ancak, Osmanlı’nın toprak bütünlüğünü korumak esasen Rusya’ya karşı bir politikayken İngiltere 1907’den beri Rusya’yı da yanına almıştır. Bu dönemde İngiltere’nin paylaşma anlaşmaları göze çarpmaktadır.

İtalya’yı İtilaf Devletleri’nin yanında savaşa sokmak üzere, İngiltere, Fransa ve Rusya ile İtalya arasında, 26 Nisan 1915’de, Londra’da yapılan anlaşmada, Türkiye üzerinden de İtalya’ya pay verilmiştir. Buna göre, On iki Adalar, Antalya, Libya İtalya’nın kontrolüne bırakılacaktır.

İngiltere, 21 Ekim 1915’de, o sırada devam eden Hüseyin-McMahon yazışmasından Fransa’yı haberdar etti ve Asya Türkiye’si hakkında iki ülkenin kendi çıkarlarını görüşmelerini önerdi. İngiltere adına Sir Mark Sykes ile Fransa adına Charles François Georges-Picot arasında yapılan görüşmeler sonunda, 1916 Şubatında, Arap vilayetlerinin bölüşümü konusunda bir anlaşmaya varıldı. Buna göre: Suriye, Beyrut, Adana, Mersin Fransa’nın, Dicle ve Fırat bölgesi İngiltere’nin olacaktı. Ayrıca, İskenderun serbest liman; Filistin de uluslararası bölge oluyordu. Rusya’ya giden Sykes ve Picot Erzurum, Van, Bitlis vilayetleri ile Van’ın güneyinde Fırat, Muş ve Siirt vilayetleri arasında kalan toprakları ve Trabzon’un batısında sonradan tespit edilecek bir noktaya kadar Karadeniz kıyılarını Rusya’nın almasına göz yumuyordu. Antlaşmanın son şekli 10-23 Ekim 1916’da ortaya çıkmıştır.

Sykes-Picot anlaşmasını öğrenen İtalya ile İngiltere ve Fransa arasında 19 Nisan 1917’de Saint-Jean de Maurienne anlaşması yapılmıştır. Buna göre: Mersin dışında, Antalya, Konya, Aydın ve İzmir bölgeleri İtalya’ya veriliyordu. Rusya’da 1917 yılındaki iç gelişmelerden dolayı bu anlaşma yürürlüğe girmemiştir.

4. Dolaylı Savaş Dönemi

Türk-İngiliz ilişkileri, Birinci Dünya Savaşı’ndaki doğrudan çatışma döneminden sonra, 1919-22 yılları arasında Yunan ve Ermenileri destekleyen İngiltere ve müttefiklerine karşı bir dolaylı savaş dönemine girmiştir.

Bu dönemde İngiltere dünya güç dengesindeki güçlü görüntüsünün ardındaki ciddi zayıflık unsurlarıyla uğraşacak, üzerinde güneş batmayan imparatorluk için bu dönemden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Bu zayıflık unsurlarından en önemlisi İngiltere’nin sömürgelerde yaşadığı yeni gelişmeler olmuştur. Hindistan, Mısır ve İrlanda’daki gelişmeler İngiltere’nin sömürgeler üzerindeki otoritesinin zayıfladığına işaretti. İngiltere dış sorunların yanında iç sorunlarla da boğuşmaktaydı. İktisadi sorunlar ve özellikle sömürgelerdeki kötü muamelelerden kaynaklanan kamuoyunun baskıları altında hükümetler git gide daha da zor bir konuma düşüyordu. Bu durumun çok iyi farkında olan Lloyd George gerçekçi davranarak mümkün olanı kurtarma politikasına başlamıştır.

Bu dönemde Türkiye’nin durumunda da güçlü ve zayıf noktalar göze çarpmaktadır. Müttefik Devletler, Mondros Mütarekesi’nin Müttefiklerin kendi güvenliklerini tehlike altında görünce her yeri işgale hakları olduğunu öngören 7.Maddesi uyarınca ülkenin çeşitli yerlerine asker çıkarmışlardı. Sarayın teslimiyetçi tutumu ve İngiliz baskısının etkisi de bağımsızlık için mukavemet isteğini düşürücü sebeplerdendi. Fakat Anadolu hareketinin doğuşu ve Mustafa Kemal’in uluslararası ortamı sağlıklı bir şekilde değerlendirişi özgürlük davasına inananları ayakta tutmaktaydı. Mustafa Kemal milletlerin Büyük Harpte yorulduğunu görmüş, ikinci bir dünya savaşını göze alamayacaklarını anlamıştı. Mustafa Kemal durumu iki cümleyle özetlemiştir: “…karşımızda yalnız Yunan kuvvetleri kalacaktır. Eğer Türk ulusunu tek bir mukavemet cephesi halinde birleştirebilir ve ordumuzu kısa zamanda teşkilatlandırabilirsek, çok sürmeden Yunan ordusunu denize döker, memleketi istiladan kurtarır, tam bağımsızlığına kavuştururuz.” Hatta Mustafa Kemal savaşın 3 sene süreceğini dahi öngörmüştür.

İngiltere için kendi sömürgelerini elinde tutabilmek ve var olanı korumak çok önemli idi. Bu sebeple güçlü bir Türk varlığı ile kendi iktidar bölgesi arasında ilişki kuran İngiltere Türklerin bir daha kendilerine gelememesi içim her çareyi düşünmekte idi. Ermenileri ve Kürtleri destekleyen İngiltere, İtalya yerine daha kolay kontrol edebileceğini düşündüğü Yunanistan’ı desteklemeyi tercih etmiş ve Türklerle savaştırmıştır.

Türkiye ise bir yandan bu güce karşı bağımsızlığını kazanmak, bir yandan da dünyaya kendisini kabul ettirmek zorundaydı. Türkiye, İngiltere’yle dostluk kurabilmesi için önce savaşmak zorundaydı. Türk Kurtuluş Savaşı Milli Misakla Sevr Antlaşması arasında bir mücadele olacak ve Lozan Barış Antlaşmasıyla Milli Misakın geniş ölçüde gerçekleştirilmesiyle sonuçlanacaktır.

Kurtuluş yolunda Mustafa Kemal, İslam etkenini ve Rus etkenini çok etkin bir biçimde kullanmıştır. Fakat Mustafa Kemal, özellikle Rusya ile beraber hareket etmenin de bazı sonuçları olacağının da farkındaydı. İngilizlerin de Rusya etkisinin farkına varması ve Türk-Rus yakınlaşmasını baltalama girişimleri Mustafa Kemal’in akılcı politikalarıyla etkisiz kalmıştır. Kafkasya’da yapılan işbirliği buna en iyi örnektir. Rusya’dan alınacak yardımın Anadolu’ya ulaşmasını sağlamak için, Rusya ile karadan doğrudan doğruya bağlantı kurulması, bunun için de Kafkasya’da işbirliği yapılması gerekiyordu. Azerbaycan’da Ruslara karşı direncin sona ermesi için, Ankara hükümeti buradaki nüfuzunu kullanarak Moskova’ya yardımcı olmuştur. Bir başka örnek olarak, Rusya ile Enver Paşa arasındaki yakınlaşmadan kaynaklı tehditler Sakarya Savaşı’nın kazanılmasından sonra sona ermiş, Rusya Enver Paşa arkasındaki kararsız desteğini çekmiştir.

Moskova’da bir dostluk antlaşması imzalamakla görevlendirilen Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey’in ziyareti sırasında bir antlaşma taslağı hazırlanmış ve 24 Ağustos 1920’de parafe edilmişti. Tasarıyı göstermek üzere Türk heyetinin üyelerinden Yusuf Kemal Bey – yanında Ruslardan yardım olarak alınan bir milyon altın ruble ve bir miktar da silahla – Ankara’ya gitti. İşte bu sırada Çiçerin-Bekir Sami Bey görüşmesi olmuş ve Rusya; Bitlis, Muş ve Van’ı istemişti. Ancak bir yandan Ankara hükümetinin bu istekler karşısında direnmekteki kararlılığı; öte yandan da Ermenistan’a karşı Türk başarıları ve Rusya’nın Polonya konusunda İngiltere ve Fransa’nın önündeki siyasal yenilgisi, Rusya’nın antlaşma konusunda Türkiye’ye karşı çıkardığı engelleri ortadan kaldırmıştır. Ayrıca Türk kuvvetlerinin Yunanlılara karşı Ocak 1921’de Birinci İnönü Zaferi’ni elde etmesi; Kilikya’daki başarıları ve bunun sonucu olarak Ankara hükümetinin Londra’da konferansa çağırılması ve Fransa’nın Türklere eğilim göstermesi de Moskova’nın tutumunu etkiledi.

Sovyet Büyükelçisi Mdivani, toprak isteklerinin bir yanlış anlamadan ileri geldiğini bildirdikten sonra, İktisat Bakanı Yusuf Kemal Bey’in başkanlığındaki Türk heyetiyle Sovyet yetkilileri arasındaki görüşmeler 21 Şubat 1921’de Moskova’da yeniden başladı. Görüşmeler sonunda, 16 Mart 1921’de Türk-Sovyet Dostluk Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma Türkiye’nin Doğu cephesini kapatarak bütün gücünü Batı’ya aktarmasını sağlamıştır.

İngiltere ile süren bu dolaylı savaş döneminde Mustafa Kemal müttefiklerin ayrılıklarından da yararlanmayı bilmiştir. Birleşik Amerika Başkanı Wilson’un, Ocak 1918’de ilan ettiği 14 noktadan 12’ncisi, “Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk olan kısımlarının egemenliği sağlanacak” diyordu. Aslında bu, Türk ulusuna, varlığını ispat etmek için yeşil ışık yakılması demekti. Mustafa Kemal, Başkan Wilson’un Kafkasya’da incelemeler yapmak üzere yolladığı heyetin başkanı General Harbord’a, 22 Eylül 1919’daki görüşmesinde verdiği muhtırada, Wilson’un Türkiye’yle ilgili 12.ilkesiyle Anadolu hareketi arasındaki bağlantıyı açıkça ortaya koymaktadır. Mustafa Kemal, Türklerin mütarekeyi Wilson ilkelerine güvenerek yaptığını; adil barış beklediğini fakat Müttefiklerin ise zulümlerini arttırdıklarını belirttikten sonra, bu durumda ulusal direnme hareketinin doğduğunu kaydediyordu.

Mustafa Kemal’in, Amerika’nın bu sırada ilgi duyduğu Ermenistan konusu hakkında da açıklamaları olmuş, Erivan merkezli Ermeni Cumhuriyeti’ne karşı dostluğa aykırı duygular beslemediklerini, fakat oradaki Müslümanların toptan öldürülerek İngilizlerin Türkleri tahrik etmeye çalıştıklarını ifade etmiştir. Mustafa Kemal, böylece hem Amerika’nın o sırada duyarlı olduğu Ermeni konusunda Batı’da Türkiye aleyhine oluşturulan suçlama kampanyasını cevaplandırmak; hem de İngiltere’yi sorumlu tutarak İngiltere’ye karşı Amerika’nın desteğini elde etmek istemiş olmalıdır.

İngiltere’nin Sykes-Picot Antlaşmasına rağmen Fransa’dan daha fazla pay alması tepkileri biriktirmiş, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Fransız çevreleri, Yakın Doğu’da Fransa’nın gerçek karşıtının -Avrupa’dakinin tersine- yenik Almanya değil, müttefiki İngiltere olduğunu görür. İngiltere, Yunanistan’ı Türkiye’ye karşı kullanınca, Fransa, bu durumun kendisi için yeni güçlükler doğuracağını görmüştür. İngiltere’ye bağlanacak bir Yunanistan’ın, İngiltere’nin Yakın Doğu’daki üstünlüğünü perçinleyeceği açıktı. Üstelik Fransa, Kilikya’da Türk kuvvetlerince zor duruma da düşürülmüştü. Aynı zamanda Suriye ve Lübnan’da mandaya sahip olan Fransa’nın Türkiye ile münasebetlerini normalleştirmesinde büyük menfaati vardı. Avrupa’da da süre gelen İngiltere ve Fransız çatışmasını da bu etkenlere ekleyen Fransa Anadolu milliyetçilerine yanaşmıştır. 20 Ekim 1921’de Türk Fransız Anlaşması (Ankara İtilafnamesi) imzalanmıştır.

Bu anlaşmayla, Türkiye’nin milli amaçları ilk defa bir Batılı devlet tarafından onaylandığı gibi, Güney sınırı sorunu da çözüme bağlandı ve 80 bin Türk askeri serbest kaldı. Anadolu kuvvetleri Doğu’dan sonra Güney cephesini de kapatarak Türk-Yunan Savaşı’nı (Batı cephesini) daha güçlü bir şekilde yoğunlaştırmak olanağını elde etti. Üstelik Anadolu kuvvetleri Fransa’dan silah ve cephane de elde ettiler. Fransız kumandanlığının Türklere bıraktığı cephane ve malzeme, 40 bin kişilik bir orduyu donatacak çaptaydı. Fransa Fas’da Ankara Anlaşmasını kullanarak İslamcılık propagandası yapmıştır. Buna göre, Fransa, Müslümanların gerçek dostunun kendileri olduğunu, İngiltere’nin aleyhine bir unsur olarak yaymıştır.

Paris Konferansı’nda İtalya’nın yerine Yunanistan’ın İzmir’e çıkmasını Venizelos’un İtilaf Devletlerine kabul ettirmesi, İtalya’nın müttefikleriyle arasını olumsuz yönde etkilemiştir. İtalya, Avrupa’da olduğu gibi Anadolu’da da müttefiklerinin kendisini desteklemediğini görünce, Anadolu milliyetçileriyle anlaşma yoluna gitmiştir. Mustafa Kemal İtilaf Devletlerinin kararlarını çoğu kez Türk milliyetçilerine gizli bilgi veren İtalyanlardan öğreniyordu. Sakarya Zaferi’nden sonra 1921 yılında İtalya’dan da silah alınmış ve 12 Mart 1921 günü de Anadolu milliyetçileriyle İtalya arasında Londra’da bir anlaşma imzalanmıştır. Buna göre, Türkiye İtalyan kuvvetlerinin Anadolu’dan çekilmesini sağlamaktaydı. Ayrıca, İtalya; İzmir ve Doğu Trakya’nın Türkiye’ye geri verilmesi için Sevr Antlaşmasının değiştirilmesi hakkında Türk tezini desteklemeyi taahhüt etmekteydi. Buna karşılık, İtalyanlara Ege ve Akdeniz’de iktisadi imtiyazlar tanınacak, Ereğli madenleri Türk-İtalyan şirketi tarafından işletilecekti. Bekir Sami Bey’le Kont Sforza arasında yapılan bu anlaşma Mustafa Kemal tarafından reddedildiği için yürürlüğe giremedi. Fakat II. İnönü Zaferi’nin kazanılması üzerine, Anadolu’da bir macerayı sürdürmekten kesin olarak vazgeçen İtalya, yeni bir anlaşmaya gerek duymaksızın, 1 Haziran 1921’den itibaren Anadolu’dan çekilmeye başladı.

1919-20 yıllarındaki kesin cepheleşmeden sonra, 1921 yılında Türk-İngiliz İlişkilerinde nisbi bir yumuşama doğmaktadır. Bu gelişme, 1922 sonunda mütarekeye kadar gidecek ve Türk-İngiliz ilişkilerini savaş meydanından barış masasına götüren yolu açacaktır. İngiltere’nin Mustafa Kemal’e karşı tutumunu değiştirmesinde, başlangıçta “haydutlar çetesi” olarak gördüğü Anadolu kuvvetlerinin gücünü ispat etmesi önemli rol oynamıştır. Bu yumuşamanın bir başka faktörü de İngiltere kamuoyu ve muhalefetten gelen baskılardır. Muhafazakâr Parti, koalisyon ortağı olduğu hükümeti Türkleri Bolşeviklerin kucağına atmakla suçluyordu. İngiliz basını ise hükümetin kararsız politikasının ve belirsiz tutumunun, uzun zamandan beri Doğu’da sahip olunan saygınlığını silip götürdüğünü yazıyor, Fransızların yakın Doğu’daki tutarlı ve anlaşılır politikasının aksine İngiliz hükümetinin ağır davranışları, uzak görüş eksikliği ve tutarsızlığıyla İngiltere’nin çıkarlarını feda ettiğini söylüyordu.

Türk-İngiliz ilişkilerindeki nisbi yumuşamanın sonucu olarak Sevr Anlaşması’nda yumuşamalara gidilerek barış girişimleri başlamıştır. İtilaf Devletleri, 25 Ocak 1921’de Londra’da Yunanistan ve Türkiye’nin de çağrılacağı bir konferans toplanmasına karar verirler. İstanbul hükümetine yapılan bu davette Ankara hükümetinin de temsilcilerinin bulunması şartı Ankara’nın resmen tanındığının ifadesidir. Fakat Mustafa Kemal İstanbul hükümetini tanımadığını, tek egemen ve anayasal otoritenin TBMM olduğunu bildirir. Buna rağmen, uzlaşma karşıtı gözükmemek için Ankara konferansa katılmıştır. Londra Konferansı Sevr Antlaşmasında sadece önemsiz bazı değişiklikleri ön görüyordu. Milli Misakı temel almayan bu önerilerin Ankara tarafından kabul edilmesi beklenemezdi.

Londra Konferansı dışında Bekir Sami Bey; Fransa, İtalya ve İngiltere’yle anlaşmalar yapmıştır. İngilizlerin elinde Malta’da sürgünde bulunan Türklerle, Milliyetçilerin tutukladığı İngilizler konusu, Türk-İngiliz ilişkilerinde başlı başına bir gerginlik nedeniydi. Salıverilecek tutsak sayısının miktarı iki hükümet için de bir güç savaşı ve onur meselesine dönüşmüştür. İngiltere Malta’da bulanan 120 kadar sürgünden Kemalist olmayan 20 kadarını, 20 kişi civarında oldukları bilinen İngiliz tutsaklarıyla değiştirebileceğini söylemiştir. Ankara Hükümeti ise tüm tutsakların salınmasını istiyordu. Buna rağmen Bekir Sami Bey İngilizler masaya oturmuş ve bazı tutsakların salınması anlaşmasını imzalamıştır. Buna karşılık Atatürk bu anlaşmayı da kendi lehinde yorumlayarak, Malta’daki sürgünlerin 1/3’ü serbest bırakıldığı için, Ankara Hükümeti de elindeki İngiliz tutsakların aynı orandaki bölümünü salıvermiştir. Fakat şu da bir gerçektir ki bazı İttihatçıların Malta’da sürgünde kalması, Mustafa Kemal’in içeride muhtemel bazı engellerle karşılaşmasını da önlemiştir.

1922 senesinde Türkiye için yapılacak yegâne iş, Misak-ı Millîyi İngiltere’ye kabul ettirebilmek için onun elinde kalan son kozu, yani Yunan ordusunu mahvetmek, İngiltere ve Yunanistan için de, buna mahal vermemek ve zaman kazanıp bizim erimemizi temine çalışmak idi. 1922 Şubat’ından Ağustos’una kadar geçen müddet esnasında, Türk ve İngiliz hükümetlerinin her sahadaki faaliyetleri, bu neticeleri temin maksadıyla vuku bulmuştur.

Mudanya Mütarekesi’yle, Ankara Hükümeti Büyük Zafer’den sonra, tek bir kuşun atmadan, isteklerinin temelini oluşturan noktaları ve özellikle de Doğu Trakya’nın kurtarılmasını sağlamış oluyordu. Müttefiklerin ilk kez Ankara Hükümeti’ni Türkiye’nin tek meşru hükümeti olarak karşılarına almaları da, Mustafa Kemal’in hem iç hem de dış alanda bir zaferi oluyordu. Türk zaferi aynı zamanda İngiltere’de Lloyd George’un siyasal sonu olmuştur.

5. Barışın Kurulması Dönemi

İngiltere Mudanya Mütarekesi’ni doğrudan doğruya TBMM Hükümeti’yle imzaladığı halde, Barış Konferansı’na İstanbul Hükümeti’ni de çağırmak istiyordu. İngiltere Ankara Hükümeti’ni daha resmen tanımamıştı. Esasen, Ankara Hükümeti de, İstanbul’la Ankara arasındaki ikili durumu henüz ortadan kaldırmış değildi. 29 Ekim’de Sultan Vahdettin’le görüşen Refet Paşa, Hükümet’in istifasını istediğinde olumsuz cevap alınca, TBMM Saltanat sorununu ele aldı ve 1 Kasım 1922’de “Hilafeti, sarih bir hukuka malik olmaksızın bir müddet daha bırakıp” Saltanatı kaldırdı.

20 Kasım 1922’de açılan Lozan Konferansı’nın 4 Şubat 1923’e kadar süren birinci bölümünde İngiltere’yi kendisi temsil eden Lord Curzon’un, müttefikleriyle bir cephe birliği kurmaya özel çaba gösterdiği görülür. Lord Curzon, Türk heyetinin müttefikleri birbirine karşı oynamasına olanak vermemek istiyordu. Lord Curzon, bir yandan diplomasi sanatındaki ustalığını kullanıp, öte yandan da çeşitli baskı yollarına başvurarak Türkiye’ye isteklerini kabul ettirmeye çalıştı. İngiltere’nin İstanbul ve Boğazlarda asker bulundurması ve ayrıca yeni Yunan yönetiminin Batı Trakya’daki Yunan ordusunun yeniden örgütlendirmesini teşvik etmesi, Türkiye’ye karşı yöneltilen öteki baskı yollarıydı. Ankara ile Lozan’daki Türk heyeti arasındaki yazışmaları İngiliz İstihbaratının ele geçirmesi de Lord Curzon’un elinde bir baskı aracı oldu. Nihayet 2 Şubat’ta konferansın kesilmesi yoluna gitmekle Lord Curzon son bir baskı aracına daha başvurdu.

20 Kasım 1922’de başlayıp 4 Şubat 1923’de, özellikle Kapitülasyonlar sorunu yüzünden kesildikten sonra, 23 Nisan – 24 Temmuz 1923’deki ikinci dönemiyle kapanan ve kesintisiyle 8 aylık bir sürede Lozan görüşmeleri yapılmıştır. İngilizlerle Boğazlar konusunda anlaşılmış fakat Musul konusu çözüme kavuşturulamamıştır.

5.1 Musul Sorunu

İngiltere, Mondros Mütarekesi’nin 30 Ekim 1918’de imzalanmasından sonra, 1 Kasım’da Musul’u işgale karar vermişti. Bu bölgedeki İngiliz komutanı Genral Cassel, 2 Kasım’da Musul’u elinde tutan altıncı ordu komutanı Ali İhsan Paşa’dan Musul’un boşaltılmasını istemiş; Osmanlı Hükümeti de buna uymak zorunda kalmıştı. 1916 tarihli Sykes-Picot Anlaşması’na göre Fransa’nın nüfuz alanı olarak öngörülen Musul, San Remo konferansı sırasında, 24 Nisan 1920’de, İngiltere ile Fransa arasında varılan anlaşmayla, İngiltere’ye bırakıldı. Buna karşılık İngiltere, Musul petrolleri için verilecek herhangi bir işletme ayrıcalığında Fransa’ya %25’lik bir pay vermeyi kabul etti. İngiltere’nin Fransa’yı Ruhr bölgesinde desteklemesi karşılığında, Fransa, zaten İngiltere’nin işgali altında bulunan Musul’u İngiltere’ye bırakmış oldu.

Lozan’da Lord Curzon Musul’un Irak’ın bir parçası olmasını savunmaktaydı. Lord Curzon, Musul’un ancak 1/12 sini oluşturan Türkler için burasının Türkiye’ye verilemeyeceğini söyleyerek, nüfusun çoğunluğu olan Kürtlerin Türklerle aynı soydan geldikleri yolundaki Türk görüşüne de karşı çıkıyordu. Türkiye’nin, burada plepisit yapılması yolundaki isteğini de, ne Arapların ne de Kürtlerin bunu istemediği ve Kürtlerin “bunun ne anlama geldiğini de bilmediği” gerekçesiyle reddediyordu. İsmet Paşa ise Musul’daki Türk nüfusunun az olmadığını, İngiliz istatistiklerinin yanlış olduğunu savunuyordu. Kürtlerin Türklerle birlikte yaşamak istemedikleri iddiası da İsmet Paşa’ya göre doğru değildi.

Ankara Hükümeti, Musul konusunda direnmeye kararlıydı. İsmet Paşa’ya 3 Şubat’ta gönderilen talimatta, toplantının kesilmesi halinde, İngiliz halkının Musul petrolü için yeni fedakârlıklara sürüklenmek istendiğinin dünyaya açıklanması ve Musul konusunda Amerikalıların desteğinin elde edilmesine çalışılması isteniyordu. Fakat İngiltere de daha Lozan’a giderken, Musul petrolü konusunda Amerika’nın desteğini elde etmeye çalışmaktaydı. Üstelik 31 Ocak’ta konferansa sunulan anlaşma tasarısının 3.maddesinde, Türk-Irak sınırının Milletler Cemiyeti Meclisi’nce bu konuda alınacak karar uygun olarak saptanacak bir çizgi olması öngörülmekteydi. Oysa Türkiye, üyesi olmadığı ve İngiltere’nin etkinliğindeki Milletler Cemiyeti’nin işe karıştırılmasını istemiyordu.

Musul konusunda ikili görüşmeler, Lozan ertesinde, 19 Mayıs 1924’de İstanbul’da, Haliç Konferansında başlar. 5 Haziran’da çözüm elde edilemeyen konferans sonrası İngiltere konuyu Milletler Cemiyeti’ne götürmüştür. Milletler Cemiyeti Musul bölgesindeki sınır çatışmalarını ve gerginliği azaltmak için “Bürüksel Hattı” adını alan bir çizgiyi geçici bir düzenleme olarak saptar. Bu çizgi, yaklaşık olarak, Musul’u Hakkâri’den ayıran eski vilayet sınırıdır. Milletler Cemiyeti’nin tarafsın devletlerin uyruklarından kurduğu “üçlü komisyon” Musul sorununu yerinde incelemiş ve raporunda Bürüksel hattını coğrafi sınır olarak benimsemiştir. Bölgenin Irak’a bağlanmasını öngören komisyon, Irak’taki manda yönetimi en geç 1928’de sına ereceği için, bu yönetimin 25 yıl uzatılması ve Musul vilayetindeki Kürtlere yönetsel ve kültürel haklar verilmesi kaydıyla Vilayetin Irak’a bırakılmasının en iyi çözüm olduğunu bildirdi. Türkiye’nin komisyon raporuna karşı çıkması üzerine, Milletler Cemiyeti Meclisi, 19 Eylül’de Milletler Arası Daimi Adalet Divanı’nın iştişari mütalaasına başvurulmasını kararlaştırdı

Divan’ın, Milletler Cemiyeti’nin alacağı kararın iki devlet için de bağlayıcı olması gerektiğini bildiren kararından sonra Milletler Cemiyeti Meclisi, 16 Aralık 1925’de üçlü komisyonun raporunu benimseyen bir karar almıştır. Milletler Cemiyeti’nin kararı Türkiye’de İngiltere’ye karşı bir savaş havası yaratmıştır. Fakat yeni kurulan Türkiye devletinin siyasi yalnızlığı; yeni Cumhuriyet’in geçirdiği çağdaşlaşma yönündeki yapısal değişim gereği ve Kürt ayaklanmasının da etkisiyle Türkiye bu tutumunda ancak kısa bir süre direnebilmiştir.

5 Haziran 1926’da Ankara’da Türkiye, İngiltere ve Irak Hükümetleri arasında, Sınır ve İyi Komşuluk Antlaşması imzalanmıştır. Antlaşmanın başlıca hükümleri şöyledir:

-Türkiye ile Irak arasındaki sınır, Milletler Cemiyeti’nin 29 Ekim 1924’de saptadığı “Bürüksel hattı” olacaktır. Bununla birlikte, “Bürüksel hattı”, Tşuta ve Alamun’un güneyinde, bu iki yeri birbirine bağlayan yolun Irak topraklarından geçen kısmını Türkiye’ye bırakmak üzere değiştirilmiştir (Madde 1).

-Taraflar, bu sınırı kesin ve saldırıdan uzak olmak üzere kabul edip, bunu değiştirmeye yönelik her türlü girişimden kaçınmağı taahhüt ederler (Madde 5).

-Taraflar, sınır bölgesinde birbirleri aleyhinde hiçbir propaganda örgütüne ve toplantıya izin vermeyeceklerdir (Madde 12).

-Irak Hükümeti, Antlaşma’nın yürürlüğe girmesinden başlayarak 25 yıl süreyle, 14 Mart 1925’de Turkish Petroleum Şirketi’yle yaptığı petrol ayrıcalığı sözleşmesinin 10. Maddesine göre, bu Şirket’ten, 6. Maddesine göre Irak’tan petrol ihraç edebilecek olan şirketlerden veya kişilerden ve 33. Maddesine göre kurulacak yardımcı şirketlerden elde edeceği gelirin %10’unu Türkiye Hükümeti’ne ödeyecektir (Madde 14).

-Irak Hükümeti, kendi topraklarında oturan kişilerden, bu Antlaşma’nın imzalanmasına kadar Türkiye lehinde siyasal eylemlerde bulunmuş olanları, bundan dolayı cezalandırma yoluna gitmeyecek ve ayrıca bir genel af çıkaracaktır (Madde 15).

Aynı gün, taraflar arasında teati edilen ve anlaşmanın bir parçası kabul edilen notalarla, 14.maddeye bir ek hüküm getirilmiştir. Buna göre anlaşmanın yürürlüğe girmesinden başlayarak 12 ay içerisinde, Türkiye hükümeti, 14.maddede öngörülen %10 hissesini sermayeye çevirmek istediği taktirde, Irak hükümetine haber verecek, Irak da bu ihbardan sonraki 30 gün içinde, bu maddenin yerini almak üzere, Türkiye’ye 500.000 İngiliz sterlini ödeyecektir. Böylece, anlaşma geniş ölçüde İngiltere’nin istediği ölçüde imzalanmış oluyordu.

6. Sonuç
XVI. yüzyılda başlayan Türk-İngiliz ilişkileri, güç dengelerinin değişimi ve devletler arası dostlukların savaşa varacak düşmanlığa dönüşmesi tarihidir. Türk-İngiliz ilişkilerinin ilk kurulduğu dönemde dünyada “süper güç” olan Türkler, incelediğimiz eserin geçtiği dönemde (1919-1926) bir başka süper güce karşı bağımsızlık savaşı vermektedir. Bu süper güç, XVI. yüzyılda İspanya’ya karşı Türklerin desteğini arayan ve geçen zaman içerisinde üzerinde güneş batmayan bir imparatorluğa dönüşen, Türk devletinin bir zamanlar dost devlet olarak tanımladığı XX. yüzyıl İngiltere’sidir.

İngiltere için özellikle Hindistan’ı sömürgeleştirmesinden sonra Yakın Doğu coğrafyası büyük bir önem arz etmiştir. İngiltere, XVIII. yüzyıldan XIX. yüzyılın son çeyreğine kadar Türk Devleti’nin varlığını Hindistan yolunun güvenliği saymış ve Osmanlı’yı korumaya çalışmıştır. Fakat zayıflayan Osmanlı’nın yıkılacağının kaçınılmaz olduğunu gören İngiltere politika değişikliğine gidip Osmanlı’yı bizzat parçalama işine girişmiştir. Büyük Savaş’tan sonra Türkiye’yi parçalamak işinde kuvvete başvurmayan İngiltere ile Türkler arasında dolaylı bir savaş dönemi başlamıştır. Bu dönemde doğrudan güce başvurmaktan kaçınan İngiltere kendisine bağlı ulusal toplulukların kurulmasını çalışmış, Arap, Ermeni ve Kürt bağımsızlık hareketlerini desteklemiş; Yunanistan’ın Türkiye aleyhinde genişlemesine yardımcı olmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti bağlamında, Kurtuluş Savaşı sırasında İngiltere’nin Anadolu gerçeğini geç görmüş olması ilişkilerdeki temel sorun olmuştur. Özellikle İngiliz dış işlerinin bu konudaki değişmez tutumuna karşın, askeri kanattakilerin Anadolu gücünü daha evvel keşfetmeleri İngiliz politikasında bir ikiliğe dahi sebep olmuştur. Fakat Türk zaferi ile İngiltere, Yakın Doğu’daki çıkarlarını tekrar Türkiye dostluğuna dayandırmayı kabul etmek zorunda kalmıştır.

Türk – İngiliz ilişkilerini Türkiye’de bulunan iki şehitlik çok iyi bir biçimde özetlemektedir. Birincisi, Kırım Savaşı sırasında hayatını kaybedenlerin de gömüldüğü İstanbul-Haydarpaşa’daki İngiliz şehitliğidir. Diğeri ise Birinci Dünya Savaşı’nda Türklere karşı savaşıp hayatını kaybeden İngiliz askerlerinin yattığı Çanakkale’deki İngiliz şehitliğidir. Haydarpaşa’da yatanlar Türklerle beraberken, Çanakkale’de yatanlar ise Türklere karşı olarak canları vermiş İngilizlerdir. İki devletin inişli çıkışlı ilişkilerinde özellikle Musul sorunun çözümüyle, Birinci Dünya savaşını izleyen son 8 yıllık çatışma dönemi kapanmış oluyordu. İki ülke eskiden olduğu gibi geleneksel işbirliğine ve karşılıklı saygıya dayalı ilişkilere yeniden dönme yolunda önemli bir dönemi aşmış bulunuyorlardı. Bundan sonra Türk-İngiliz ilişkileri, önce normal düzeyine kavuşmuş; daha sonra da yavaş yavaş dostluğa yönelmiştir.

Alper
24/07/2012

Kaynak
Kürkçüoğlu, Ömer, Türk – İngiliz İlişkileri (1919 - 1926), Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları No. 412, Ankara, 1978.